12 Şubat 2014 Çarşamba

Los Angeles Macerası

Amerika’ya gelmiştik ve hiç alışveriş yapmamıştık, otomatikman her gün bir baskı yaratıyordu üstümüzde. Dolayısıyla Los Angeles'ta ilk günümüzü alışverişe ayıralım dedik. Babamız yine önceden planlama yapmıştı, gideceğimiz tüm yerlerin koordinat bilgisi mevcuttu. İstikamet Citidal Outlet Center’dı. Sabah erkenden giderek kalabalıklaşmadan alışveriş yapalım istedik. İlk uğradığımız yer Disney’in outlet mağazasıydı. Açılışta hikaye ile açıp çocuklara kıyafet giydiriyorlardı. Tabi ki Naz Karlar ülkesi prensesi Elsa’nın neyini bulduysa (kostümü, çantası, suluğu, pijaması, tişörtü) aldı. O kadar keyiflendi ki anlatamam, biran önce otele gidip kıyafetini giyip oyun oynamak istedi. Açık havada yer alan bu avm bayağı büyüktü, her mağazaya girmek mümkün olamadı, zira hem ben hem Naz isyan ettik. Benim gibi alışveriş manyağı birisinin kendisine hiçbişey almayacak kadar kötü hissetmesi olur şey değildi gerçekten. Babanın durumu çok zordu. Resmen 2 çocukla uğraştı. Ne gezmek isteriz ne foto çektirmek isteriz, biran önce bitirip gidelim modundaydık. Öğleden sonra ünlü Walk of Fame’e gittik. Ahım şahım bir yer değil, foto çekiyorsunuz o kadar. Ortalıkta Los Angeles turu yaptırmak isteyen bir sürü insan, ya da para karşılığı sizinle foto çektirecek karakterler.


Yol boyunca yürüdük, Madam Tussade, Çin tiyatrosunu gördük.
 

















Olmazsa olmaz diyerek Hard Rock Cafe’de baba illa yemek yememizi istedi. Güzel bir yemek yedik.

2. gün sabahına kızımın göbek bağını kontrol etmek için Griffit Observatory’ye gittik. Resmen göbek bağı çağırdı bizi. Önce göbek bağı gitti, arkasından hiç planda yokken biz gittik.


Buradan ünlü 3. caddeye ve Santa Monica sahiline gidelim dedik. Arabayı burada günlük 10 dolara açık otoparka bıraktık. Burasını da çok beğendiğim söylenemez. Neden bu kadar abartıldığını anlamış değilim. 3. caddeden sahile giderken yürüdüğümüz parkta evsizler kalıyordu ve etrafı tuvalet kokusu sarmıştı. Bu arada hava çok soğumuştu.


O gün kü son durağımız Beverly Hills’di. Beverly Hills yazısının olduğu parkın oraya arabayı parkettik. Yolda duran makineye saati yazıyorsunuz ve ona göre para veriyorsunuz, 2 saat için 2 dolardı.
Rodeo Drive’da yürüdük. Dünyanın en pahalı mağazaları arasından geçtik. Buradaki evler, ağaçlar bile gerçekten çok güzeldi.



3.gün Naz artık isyan etti, hep size göre yerlere gidiyoruz, ben artık gitmek istemiyorum dedi. Bizde o gün Disneyland’e gitmeye karar verdik. Paris’te gittiğimiz için gitmek istemiyorduk ama Universal stüdyolarının gitmeden önce videolarını gösterip tepkisini ölçmüş, ben çok korkarım diyince buraya gitmekten vazgeçmiştik. Disneyland’de hafta içi olmasına rağmen oyunlarda çok sıra vardı. Sevdiklerimize ve Paris’te olmayanları denemeye çalıştık. Sevdiğimiz birkaç oyun kapalıydı. Her yerde bir karmaşalık sözkonusuydu. Parkın içinde yemek çeşidi sıkıntısı vardı ama parkın çıkışında bayağı çok yer vardı. Saat 18:30’da geçit törenini seyrederek buradan ayrıldık.



Los Angeles ile ilgili izlenimlerim:
  1. Trafik kalabalık ama durması sözkonusu değil, bütün yollar çevre yola çıkıyor, her yere rahat gidiliyor.
  2. Biz Los Angeles yerine San Diego’dan daha çok hoşlandık. Belki de benim ve Naz’ın çok yorulması, yeterince gezememizden dolayı da böyle olabilir.
  3. Disneyland’in Paris’tekinin çok daha profesyonel ve daha güzel olduğunu düşündük.
  4. Otelimiz Holiday Inn Express Hollywood Walk of Fame’di. Otelin konumu ve odalar çok güzeldi. Kahvaltı zayıf olmasına rağmen vardı. Walk of Fame’e 5 dakikalık yürüyüş mesafesindeydi. Otopark’ın ücretli olduğunu biliyorduk, günlük 22 dolardı. Yine de Los Angeles için doğru ve güzel bir otel olduğunu düşünüyorum.


11 Şubat 2014 Salı

San Diego Macerası


İlk gün tam bir felaketti. Naz’ın ateşi düşmeyip boğazım acımaya başladı demesiyle yanımızda getirdiğimiz antibiyotik’e başlamamız bir oldu. Naz ateşli ve hiçbir şey yemiyor. Ben hiç uyumamışım ve bulantım çok ve hiçbir şey yiyemiyorum. O gün sadece yemeğe ve markete gittik, tabii yiyemeyip döndük, benim koku hassasiyetimin Amerika’da çıkacağı tuttu, kokuyu alır almaz başlıyordum çıkarmaya. Akşam babayı panik almıştı, ikimizde hasta; birşey yapılamıyor, yenmiyor, böyle giderse hastanelik oluruz diye gözlerindeki korkuyu gördüm. Ertesi günde böyle olursa geri dönmeye karar vermiştik. 2. gün antibiyotik artık işe yaramış, Naz’ın ateşi düşmüş kendine gelmişti. Ben ise Türkiye’den getirdiğimiz yiyecekler ve marketten aldığımız meyve ile beslenmeye başladığımda daha iyiydim. Öğleye doğru otelden dışarı çıkabildik. Babamız aslında gelmeden önce günlük planlama değil saatlik olarak planlama yapmıştı, şimdiden planın çoğuna uyulamayacağı belli olmuştu. İlk durağımız önceden biletlerimizi aldığımız “Sea World”dü. 



Buraya çok büyük beklentilerle mi gittik, beklediğimizi bulamadık mı bilmiyorum ama bu kadar paraya değmeyeceğini düşündük. Girişten haritayı ve gösteri saatlerini aldıktan sonra ilk gösterinin yunus gösterisi olduğunu görüp ona katıldık. Şov güzeldi, tek esprisi yunuslara seyircilerin nasıl ıslatılacağı öğretilmiş, çocuklarda büyük bir heyecanla ıslanmayı bekliyorlardı. Bunun için yağmurluk tarzı kıyafet satılıyordu. 12 dolardı fiyatı.


Bundan sonraki gösteri Shamu gösterisiydi. Yunusların şovunun daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Burada da aynı ıslanma durumu sözkonusuydu. Naz’ın beklediği anlar hep buydu.

Piranhalar, kutup ayısı, penguenler ve tünel akvaryum gezdiğimiz yerlerdi.
Hafta içi olmasından dolayı mı ya da fiyatlarının yüksek olmasından mı bilmiyorum ama park genelde kalabalık değildi.









3. gün sabah erken çıkıp “San Diego Zoo” ya gittik. Hemen üstü açık otobüs turuna katılarak nerde ne var onu öğrenmek istedik. Hayvanat bahçesi o kadar büyük ki yürüyerek bitirmek imkansız. Otobüs ile gezerken gözüm korktu büyüklükten. Ama çok güzel yapılmış, her şey düşünülmüş.  

















Zaten ben ve Naz çok çabuk yorulduğumuz için çok büyük alanlara gitmeyi göze alamadık. Children’s zoo kısmında oyun oynadı, gezdik ve Rio’nun 4 boyutlu gösterisine girdik. Filmin başlaması ile ayaklarımıza kuş kanatları çarpıyormuş gibi ve rüzgarı hissedince Naz kendini dışarıya attı. (Acaba yendiğimiz sinema korkusu tekrar başladı mı?)


Buradan akşam üstü çıkıp Coronada adasına gittik. Naz’ın en eğlendiği yer kesinlikle burasıydı. Okyanus çok soğuktu ama bizimki su ve kumla güzelce oynadı.


Ünlü Hotel Del Coronada’yı görüp gezdik. 

Bu adada bir İtalyan restaurantı bulduk. Her zamanki gibi ya pizza ya da spagetti yedik. Akşamda Los Angeles’a doğru yola çıktık.

San Diego ile ilgili izlenimlerim:

  1. Kesinlikle çok güzel bir şehir.
  2. San Diego’da araba kullanmak çok rahat, trafik sorun değil, sistemi çözmüşler.
  3. Otopark ücreti sadece Sea world ve Coronada adasında verdik. (Gerçi tek acemiliğimizde buydu. Coronada adasında sen git Hotel Del Coronada’nın parkına parket. Girdikten sonra fark ettik ki çok pahalıydı. 3 saate 36 dolar verdik) Diğer her yerde otoparklar ücretsizdi.(Marketler, mağazalar, alışveriş merkezi gibi)
  4. Parkların içinde 500 ml lik su 4 dolardı. Yemeklerde kişi başı 15-20 dolar arasıydı. Dışarıdan su getirmekte fayda vardı.
  5. Sea world ile Zoo arasında bir seçim yapılacak olursa kesinlikle zoo deriz. Diğerine gidilmese de olur.
  6. Iphone vari bişey alınacaksa California eyaletinde vergide ödüyorsunuz ve geri ödemesi yapılmıyor.
  7. Sigara içen biriyseniz yandınız. Hiç kimse içmiyor, parklarda da yasak.
  8. Biz oteli okyanus kıyısında bir yer ayarladık. Uyandığımda okyanusu göreyim diye. Otelimiz Best western Plus İsland Palms and Marina’ydı. Otopark hiç sorun değildi ve ücretsizdi. Açık havuz vardı ama girmek için yeterince iyi bir hava yoktu. Gece saatinde otele dönerken çok sis oluyordu. Klima ses çıkarıyordu ve odalar otel binası olmayıp ayrı ayrı ev şeklinde olduğundan biraz soğuktu. Daha iyi bir otelde kalınabilinir.


10 Şubat 2014 Pazartesi

Nerden çıktı bu Amerika ve kötü başlangıç!

Yaklaşık 1 senedir sömestr tatilinde sıcak bir ülkeye gidebilmek için puan biriktiriyordum. Hedefim Yapı Kredi’nin sömestr kampanyası ile kısa bir uçak yolculuğu ve sıcak bir ülkeydi. Böyle olunca geriye pek seçenek kalmıyordu. Dubai veya fiyat uygun olursa Maldivler’i düşünmüştüm. Tabii evdeki hesap çarşıya uymadı. Yapı kredi bu sene kampanyayı çok kısıtlı tutarak kampanyalarda 4 soğuk Avrupa ülkesi ve birde Amerika’yı yaptı.O kadar puan biriktirmiştim, şimdi ne olacaktı, babaya bile puanla gidebilsin diye ayrı kk çıkartmıştım, güya her şeyi düşünmüştüm. Bu sene hiçbir yere gidemiyoruz derken bir arkadaşım neden Amerika’ya gitmiyorsunuz, hem Naz hem sizin için çok iyi olur diyerek kafama girdi. Öyle bir gaza gelmişim ki kendimin ve Naz’ın uçak biletlerini alırken buldum kendimi. Baba da kendi biletini alacaktı, ama o da ne? Babamız bileti alamıyor, limiti ayarlamak lazımmış, ama didindik, uğraştık puan ile alamadık onun biletini, mecbur hiç hesapta yokken para vererek almak zorunda kaldık. Ama çok stres yaşadık, hadi bilet kalmazsa, alamazsa diye iyi streslendik. Diğer stresimde aktarma uçağını kaçırırsak dönüş biletlerimizde yanıyordu, bazı geceler uyuyamadım, kaçırırsak ne yaparız diye? Yani bu tatilin başlangıcı hep stres doluydu. Zamanımız az kalmıştı ortada hiçbirşey yoktu, hemen vize işlerini hallettik. Ve sonra bomba haber geldi. Şimdi ne yapacaktık? Son 1 haftaya kadar gidip gitmeyeceğimiz belli değildi. Her an her şey olabilirdi, bu belirsizlik daha da kötüydü. Neyse son haftaya kadar bekleyerek son 3 gün kala puanlarımızla otelleri de satın aldık, ama hep bir aksilik oluyordu. Acaba gitmesek mi , bu bize bir işaret mi diye çok düşündüm, ama sonra pişmanlık duyarız diye her şeyi göz ardı ettim.Bir sonraki aksilik uçak biletlerimiz ayrı olduğu için baba ile bizim koltuklarımızı ayrı check in yapıp farklı yer veriyordu, bizde THY arayarak telefonla hallettik, yada hallettiğimizi sandık. Sömestr’inin başladığı gün yani 25 Ocak Cumartesi günü Atatürk havalimanı tam bir faciaydı, o kadar kalabılıktı ki, girişinden uçağın olduğu kapıya gidişimiz tam 3 saati buldu, böyle tatillerin ilk günü çıkmamak lazımmış. Neyse havaalanında bagaj teslim ederken check in işlemimizin yapılmadığını yer olmadığı için hepimize ayrı yerden koltuk vermek durumunda olduklarını söylediler. 7 yaşın altında olan çocuğum bile anne veya babasından ayrı bir yere tek başına oturacak, hem de 13 saat? Mümkün mü? Kapıda durumu iletmemizi bişey yapılamayacağını söylediler. Naz görevlinin söyledikleriyle ben tek başıma gitmem diyerek ağlamaya başladı. Ben zaten kendime hayrım yok, nasıl yola dayanacağım derken bi de bu çıkmıştı, bende başladım ağlamaya, neyse uçağın kalkış saati geldi biz bekliyoruz, bekledik bekledik en son biz bindik, aktarmadan gelen yolcuların yerini değiştirerek yoğun ısrarımızla aynı yeri verdiler. Uçak yolculuğu boyunca bulantım vardı, Naz son 3 saat kala midem bulanıyor diye ağlamaya başladı, o ağladıkça sigara içmeyen babanın gözlerinden öfkeler saçılıyordu, ben ne yapacağımı bilemedim. Neyse zor bela indik, koşa koşa pasaport kontrolüne gittik, işlemlerimizi hallettik, artık bundan sonrası kolaydı, Amerika’daydık. 3,5 saat yolculuğumuz kalmıştı. Bu neydi ki? Aksilikler bitmeyecekti, aktarma uçağın kapı numarası değişti, ona yetişmeye çalıştık, sonra uçağa binildikten sonra uçak 1 saat rötar yaptı, daha ne olabilir derken Naz ateşlendi. Sıkıntıdan herhalde diyordum, sürekli tuvalete götürüp yıkadım, soydum. Artık tatil yerine gelmeden bütün hevesimiz kaçmıştı. Biran önce otele gidip ayaklarımı uzatmak istiyordum. Hava alanından inince kiralık arabaların shuttle’ları var, ona binerek araba kiralama alanına ulaştık. Arabayı alıp otelin yolunu tuttuk. Hepimiz perişan haldeydik, hemen valizden Naz’ın ateş düşürücülerini çıkararak içirdik. Umarım geçerdi, ya da ne yapacaktık???


20 Ocak 2014 Pazartesi

Sinema Keyfi – Karlar Ülkesi

 

Sonunda Naz’ın sinema salonunda 3 boyutlu film korkusunu da yenmiş olduk. Pazar günü Karlar Ülkesi’ne gitmek için salonlara baktık, hepsi 3 boyutluydu. Çok gitmek istediği için biletleri aldık. Ama girerken bayağı tedirgindi, korkarsam gözlükleri çıkarırım diye söylendi.
Fragmanlarda Rio’nun müziği başladığında öyle bir heyecanlandı ki Rio diye bir bağırdı, bütün salon filmi öğrendi. Naz’ın favori filmidir:Rio. Kaç kere seyretti, ayrıca beraber seyrettik bilmiyorum. Bu arada Nisan ayında 2.si geliyormuş. Şimdiden gitmeyi dört gözle bekliyor.
Neyse Karlar Ülkesi filmini o kadar çok sevdi ki bu korkuyu da atlatmış oldu. Tam Naz’lık filmdi. 2 kardeş prensesin hikayesi: Elsa’nın her şeyi buz yapma gücü var bir de iyi kapli küçük kardeşi Anna.
Film bitti, bizimki çok güzeldi değil mi diyip durdu. Ben hangisi olsam Anna mı, Elsa mı diye düşündü.

Bende kaç kere bilet alıp da çıkmak zorunda kaldığımız filmleri düşündükçe ohh bundan sonra 3 boyutluya da gidebileceğiz diye rahatladım.

28 Ekim 2013 Pazartesi

Bir hafta sonu – Amasra Gezisi

Naz doğmadan gittiğimiz yerlere gitmeye başladık. Bu da gösteriyor ki artık kendi hayatımıza döndük. Bazıları vardır, çocuk onların hayatında bir şey değiştirmez ama bazıları vardır (biz bu kategorideyiz) çocuk ile birlikte hayatları tamamen değişir. Bu zamana kadar biz de hep Naz nasıl mutlu olur diye oralara gidiyorduk, o yüzdendir ki Amasra’ya gitmeyi hiç düşünmemiştik. Ama her bahar aklımıza gelip balık ve salata yemeye gitsek mi diye düşünmeden edememiştik. Kısmet bu hafta sonunaymış. Ablam, kardeşim ve biz tam 3 aile gitmeye karar verdik. Aslında çok yakın bir yer değil, arabayla 3,5 saat mesafede. Booking.com dan otel rezervasyonumuzu yaptırdık. Puanlara bakıp en yüksek olanlardan Seymen oteli seçtik. Cumartesi öğlen varır varmaz soluğu Canlı Balık’ta aldık. Balıklar ve salata çok güzeldi, şansımızdan açık havada deniz kenarında yemek yenecek kadar da hava güzeldi.
 Maaile birlikteyiz..
 Kızımın kardeşi: Duru
Karnımızı doyurduktan sonra zaten küçük olan Amasra da yürüyüşe çıktık. Tüm Amasrayı gezmeyi bitirdik. En son 8 yıl öncesinde geldiğimizde bu kadar restoran, otel yoktu. Daha kalabalıklaşmış.
Akşam yemeğimizde Çeşmi Cihan da yiyelim dedik. Önceden Çeşmi Cihan’ı daha çok beğenirdim ama şimdi servis kötüydü, istediğiniz bir şeyi getirmeleri için 2-3 kez garsona hatırlatmanız gerekiyordu. Hepimiz 1 gün içinde yeterince balık ve salata yedik.
Otelimiz temiz, sıcak, diğer oteller gibi küçük bir oteldi. Sabah kahvaltısıda beklediğimizden çok iyiydi. Tekne ile gezinti için teknenin dolması beklendiğinden ve ne kadar saat sonra olacağı belli olmadığından binemedik. Ankara’ya dönüşte farklı yoldan dönelim diyerek Safranbolu’ya uğrayalım dedik. Amasra-Safranbolu arasındaki yola hayran kaldık. Naz bile ormanın renk cümbüşü içinden geçerken çok heyecanlandı.

Safranbolu’da tarihi çarşıda gezdik, ufak tefek şeyler aldık. Ünlü yemeğinin Kuyu Kebabı olduğunu öğrendik. Yine tavsiye üzerine Çevrikköprü-3 restaurantta kuyu kebapı aldık. Hepimiz o akşam rahatsızlandık. Et çok kötüydü, kokulu, sert, ağzına bıraktığı tat çok kötüydü. Tatlı tabağında yanında bişey getirmeden eti servis ediyorlar.Üstelik kebabın 1 kişilik fiyatı 25 tl’ydi.
 Hafta sonunda Ankara’dan uzak deniz ve orman havası solumak bize iyi geldi. Her ne kadar Naz, denizi görüp ne zaman gireceğim diye sorup dursa da bizim için bir değişiklik oldu.

22 Ekim 2013 Salı

Göbek bağımız Hollywood’da!

Her ailede çocuk doğunca göbek bağını bir yere gömme durumu vardır. Adettendir çünkü. Genellikle Odtü ve Boğaziçi gibi üniversiteler seçilir. Bende Naz doğduğundan beri ne yapsam diyip duruyordum. Atacak bir yer bulamadım, 6 yıldır bekliyordu. İş yerinde sohbet ederken Aysun; “Ben Naz’ın göbek bağını Hollywood’a götüreyim” dedi. (Aysun’un Naz ile ilgili çok büyük hayalleri var. Geleceğin Beren Saat’i olarak düşünüyor. Aman baleyi bırakmasın, aman piyanoya tekrar başlasın, ileride çok başarılı olacak diye sürekli beni iteklemeye çalışıyor. Tahminimce bu menejerlik olayına Naz 4 yaşından itibaren başladı!) Bende tamam dedim. Ve görev tamamlandı. Hayali bile güzel. Teşekkürler Aysun…
İş yerinde sohbet ederken şunu da fark ettim ki insanlar göbek bağlarının nerede olduğunu büyüyünce bilmiyorlar.
Bende tarihe bir not olarak ekliyorum: “Kızım senin göbek bağın Hollywood’da”.


17 Eylül 2013 Salı

Artık 2.sınıf olduk.

Tatil bitti, okul başladı. Naz, son 3 gün artık geriye saymaya başlamıştı. Şimdi çok elim yorulacak, beni kim alacak, 2.okula mı gideceğim, tatil bitmeseydi diye serzenişler yapıyordu. Bizde biran önce başlasın da her şeyi düzene oturtalım istiyorduk, çünkü baba ile benim izinlerimiz sonuna kadar tükendi. Okuldan ne zaman dönecek, nasıl olacak sorularını biran önce cevaplamak ve kafaca rahatlamak istiyordum.
Bu hafta sonumuzda tamamen okul hazırlıklarıyla geçti. Bu defter, kitap kaplama olayı da tam bir kabusmuş. Babamızın saatlerini aldı (Meğer bununda kolayı varmış, kırtasiye tarzı yerlerde kaplanacak defter-kitapları götürüyormuşsunuz, kaplıyorlarmış, bunu geç öğrendiğime çok üzüldüm, artık hizmette hiç sınır kalmamış gerçekten).
Neyse uzun bir eğitim yılına yine başladık. İlk günün sonunda gülen gözleriyle her şeyin çok iyi gittiğini öğrenince bizde rahatladık. Umarım her gün böyle gözlerin gülmeye devam eder kızım.


Bu yılı sağlıklı, huzurlu, mutlu ve umarım daha az ödevli olacak şekilde geçiririz...

10 Eylül 2013 Salı

Eylül Kaçamağı – Voyage Torba


Bu sene Temmuz’da yaptığımız tatilde hastalıktan kafamızı kaldıramayıp hiç bir şey anlamayınca tekrar tatile gitmenin çok iyi olacağını düşündük. Voyage Torba’ya 2014 yazında gitmeyi düşünürken Ets nin son dakika fırsatlarında görünce neden olmasın diyerek uçak ve otel rezervasyonlarımızı yaptırarak 5 günlük tatil ayarladık. Bu fırsatlardan alınan oda, blokajı tesise ait odaydı (yani otel hangi standart odayı verirse). Otele gelince çocuğumuz olduğu için standart odanın küçük olabileceğini ve aile odası vereceklerini bildirdiler. Aile odasında bir çocuk odası (2 adet tek kişilik yatak), 1 yatak odası,  antre, banyo ve balkondan oluşmakta. Ama öyle çok büyük değil, küçük küçük odalar. Voyage Torbada otel odası ya da ana bina odası gibi bir şey yok. Bodrum evleri gibi beyaz 2 katlı evlerden oluşan tatil köyü.

Otel küçük, içindeki her yere ulaşımı çok kolaydı. Girince bileklik takılıyor (Voyage Belek’te yoktu). Kaldığınız oda tipine göre renkleri var, standart oda sarı renk, havuz tarafı mavi, deluxe beyaz bileklik. Bunların mantığı neydi hala anlamış değilim??? (Acaba bilekliğe göre mi hizmet sunuyorlardı anlamadım)

Deniz tertemizdi, şezlongların deniz ile mesafesi o kadar kısaydı ki bu bizim için çok daha kolay oldu. Kumla oynarken denizden su alıp getirmesi, biz yatarken denizde oyun oynaması mümkündü.

Ana restauranttaki yemekleri ve servisi çok beğenmedik. Garsonlar daha çok yabancıların hizmetindeydi. Çocuk için ana restaurantta yiyebileceği çorba ve yemek mutlaka vardı. Naz genellikle çok yemek yemediği için hep bize sıkıntı olurdu ama burada keyifle yedi.

Öğlenleri sahildeki snack restaurantın çok daha iyi olduğunu söyleyebilirim.

Akşamlarıda Voyage Belek’te alacartlar çok iyi olunca da burada da bunu tercih ettik. Rezervasyon yaptırmak tam bir kabustu. Saat 10.00 da başlayan rezervasyonda saat 10:10 da hiçbir yer bulamıyorsunuz. Bizim ısrarlı bir şekilde burada yemek isteme talebimizden dolayı  Müşteri İlişkileri bölümü bu konuda yardımcı oldu. Buradaki alacartların kesinlikle manzarası çok iyiydi. Çoğu denize sıfır, yada deniz manzaralı… (gördüğüm kadarıyla Meksika rest. hariç.)
Ama lezzetine gelince Belek’tekilerin çok daha profesyonelce ve lezzetli olduğunu söyleyebilirim. Özellikle burada Meksika rest. çok kötüydü.
Balık resturantı gittiklerimiz içinde en iyisiydi. Mekan çok güzeldi, balıklar çok lezzetliydi.(Dil ve lagos balıkları çok iyiydi) Burada garipsediğim tek şey salatanın olmamasıydı. Hayatımda ilk defa balık ile salata yemedim.

Mini club için ayrı ve büyük bir yer yapılmış. Mini club’ın ayrı havuzlu kaydırakı vardı. Ama Naz kreş tarzı yerlerden o kadar çok sıkıldı ki biz burayı hiç kullanmadık.
Öğleden sonra uğrak yerimizde tabiî ki pastaneydi. Güzel manzara eşliğinde Naz’ımın favorisi olan ıslak kek ve mozaik pasta yemesi en keyifli anlarımızdı.

Aquapark ve onun karşı tarafında bulunan havuzda şezlong sıkıntısı vardı. Erkenden yer kapmak söz konusuydu.

Tam olarak periyodunu bilmesemde (2 günde 1 veya hergün) saat 22:30 da konserler vardı. Hem de bayağı ünlü sanatçılar geliyordu (Mesela Deniz Seki, İskender Paydaş, Erdal Çelik vb. gibi). Maalesef Naz bu saatlere dayanamadığı için hiç katılamadık. Bu tarz yerler için daha bizim 3-4 senemiz daha varmış gibi göründü.
Deluxe odaların kendi oda önlerinde havuzu olduğundan, balkonlarında güneşlenme imkanı olmasından ve alacart rest. kısmında rezervasyon problemi olmadığından bir daha gidecek olursam kesinlikle burayı tercih ederdim.
Velhasıl Bodrum’a aile olarak daha önce hiç gitmemiştik. Dolayısıyla merak içindeydik. Farklı bir havası, manzarası, denizi ile biz çok beğendik. Bizden önemlisi Naz çok beğendi. Bodrum çok güzelmiş değil mi, ismine benzemiyor gerçi ama ben çok beğendim dedi.


25 Ağustos 2013 Pazar

Bir Cumartesi- Eskişehir gezisi

Üniversiteden arkadaşım, aynı yurttan oda arkadaşım, sonra ev arkadaşım, biricik can dostumdur Bengü. Çok sık görüşemesekte konuşamasakta hep kalbimde farklı yere sahiptir canım arkadaşım..En son Naz 2,5 yaşındayken gelmişti Ankara’ya kızlarıyla, Naz’ımın zor olduğu dönemlerdi (malum terrible two dedikleri olay), çok bişey anlamamıştım. Kendi geldi, Doğa’yla geldi İpek’le geldi, hiçbir zaman da karşılık beklemedi. Ben ise Eskişehir’e 18 yıl önce gitmiştim.
Bengü'lerin evi
Dile kolay tam 18 yıl olmuş (Ne kadar çok yaşlanmışım inanamıyorum).


O yüzdendir ki ne zamandır gitmek istiyordum ama bir türlü yapamadım. Nihayet bu Cumartesi babamızın şehir dışında olmasını fırsat bilerek atladık kızımla hızlı trene, gittik Eskişehir’e.
Hızlı trene ilk binişimiz olduğu için stres olmuştum, acaba koltuğun tersine oturur muyum, oturursam ben mahvolurum diye içim içimi yemişti (Bilet satarken koltuk seçemiyormuşuz, rastgele veriliyormuş). Neyseki giderken de gelirken de doğru yönde geldik. Tren yolculuğu bize çok rahat, konforlu geldi, hızı hiç hissetmedik. O kadar sevdik ki bundan sonra da sürekli gideriz diye düşündüm.


Canım arkadaşım bizi gardan kızları İpek ve Doğa’ya birlikte karşıladı. Balmumu müzesinden bizimkiler çok bişey anlamazlar diyerek ilk başta Sazova Parkına gittik. Çok büyüktü, adım başı fotoları çekilen gelinler vardı. Park çok güzeldi.

Sonra eve gidip (benim kızım evlerine gitme konusunda çok ısrarcı olunca) Naz ile İpek oyun oynadılar, bizde iki eski arkadaş hangi konuyu birkaç saate yetiştireceğiz telaşıyla konuştuk durduk.
Tren saatinden önce çıkarak Doktorlar caddesinde ve Porsuk çayında yürüyüş yaptık. Doktorlar caddesi bana İstanbul İstiklal caddesini andırdı. Ayrıca bir sonraki gelişimizde de mutlaka gondola binmeyi düşünüyoruz.
İlk başta ben gitmeyeceğim, hiç tanımıyorum onları diyen benim Naz’ım dönüşte neden gidiyoruz, 1 gün daha kalalım demeye başlamıştı. Bengü’m ise ne planlarım vardı, size her yeri gezdirecektim diye hayıflandı durdu. Neyse biz babamızı da alıp onu da hızlı trene bindirip gezdirmeyi düşünüyoruz.

Çok güzel bir Cumartesi günüydü, en yakın zamanda tekrarlamak ümidiyle…